
Yaklaşık bir haftadır Almanya turnesindeyiz. Bu sene Almanya’ya, değişik aralıklarla sık sık geldik.
Şu anda saat, buranın saatiyle 16:30… Frankfurt'ta şehrin meydanında
bir cafede, elimde kağıt kalem bu haftaki yazımı yazıyorum.
Tam karşımda eski tarihi bir klise… Çanları çalıyor ve bu sesler bizim
“Romanlar”ın çaldığı Harmandalı Türküsü'yle birbirine karışıyor.
Almanya artık Türkiye olmuş. Her üç kişiden biri Türk neredeyse. Üç
dükkandan biri de dönerci. İçinde bulunduğum meydan, döner döner
kokuyor. Sultanahmet'te gibiyim. Türkiye, “Türkiye Olmaktan” çıkadursun,
Almanya Türk’leşmiş! Üstelik burada karşılaştığım Türk’ler de, özüyle,
sözüyle, sazıyla tam Türk! Ağızlarından “Atatürk ve Cumhuriyet”
düşmüyor!
Bulunduğum şehre yakın bir köyde, ismini veremeyeceğim bir politikacı iş
adamı dostumun, bir gece evinde yemekte ve yatıda misafiri oldum. O
kadar özlemiş ki ülkesini, bütün gece el ele oturdu benimle. Hep o
konuştu… durmadan konuştu…
Özlemini dile getirdi, hasretini söyledi, kaygılarından, endişelerinden
dem vurdu. “Türkiye bu hale mi gelecekti?” dedi. Ben de cümle aralarına
girebildikçe, “Merak etme” deyip durdum. Umut verdim, umutlandırdım onu.
Kah gözleri doldu, kah anlatırken daldı gitti…
Ertesi gün bizi uğurlarken, arabamız görüntüden kayboluncaya kadar
yorulmadan el salladı bize… Biz de hüzünlendik açıkcası. “Azınlık”
oyununu gerek yurtiçinde, gerekse yurtdışında yüzyirmi civarında
oynadık. İkiyüzbin seyirciye ulaştık. Hala talep var. İstek oldukça da
oynuyoruz.
Bu arada, yeni oyunumuzu çalışıyorum. Yeni oyun, “Silivri Hasdal”da ve
diğer cezaevlerinde yatan yurtseverlerin, içerden yazdıkları kitaplardan
oluşuyor. Onlar sıkıntılarını, dertlerini, suçsuzluklarını yazdılar.
Biz de onların yazdıklarını daha büyük halk kitlelerine ulaştırmak için
kolları sıvadık. Oyunun adına nihayetinde “İçerdekiler” dedik. “Mustafa
Balbay”dan, “Tuncay Özkan”dan, “Nilgün Doğan”dan, “Amiral Semih
Çetin”den ve “Uğur Mumcu”dan alıntılar yaptık. Haksızlığa uğramış hakkı
gasp edilmiş Türkiye’nin dönüştürülmesi kapsamında yok edilmeye
çalışılan bu değerli yurtsever gazetecilerimizin ve “TSK”nın sesi
olacağız!.. olmaya devam edeceğiz!
Korkmadan, yılmadan, geri durmadan!
Oyunun müzikleri Fazıl Say'a ait. Çok heyecanlı olduğumuzu ifade etmeliyim. Çok yakında izleyeceksiniz.
DÖNÜYORUM TEKRAR FRANKFURT’A…
Burada, bir sevgili dostla daha buluştuk. Kendisi varlıklı bir insan.
“Güç”, insanlığından hiçbir şey eksiltmemiş. İnadına derviş gibi, ermiş
gibi, alevi dedesi gibi… Zaten, hemşehrim, yani Amasyalı. Dahası
Şirvanlı. Anne tarafından akraba çıktık neredeyse. Kendisine Türkiye ile
ilgili düşündüğüm film senaryosunu anlattım.
Yapılan abuk subuk ve yandaş filmlerin ötesinde, görev yapan bir iş olur
dedim. Çok heyecanlandı. O heyecanlanınca ben coştum. Ben coştukça onun
heyecanı arttı. Sonunda kendisinden beklenileni yaptı. “Bu filmi
finanse ediyorum” dedi. “Yani ortak yapalım.” Hükümet tarafından
televizyona çıkmam yasak, elim kolum bağlı. Bu önerisi ilaç gibi geldi
bana. Utanmasam Almanya’nın ortalık yerinde şakur şukur göbek atacağım.
Sağ olsun, o ve ben bir hafta kadar sonra Türkiye’ye döndüğümüzde
buluşacağız. El sıkışıp, bitireceğiz bu işi. Sevincimi sizinle paylaşmak
istedim…
Yandaşlık yapmadan, korkmadan bir muhalif film çekeceğim. Yani, bana
yakışanı yapacağım. Yandaşlar da bakakalacaklar ama, yan yan bakacaklar
elbette…
TÜRKİYE'YE TÜRKİYE DİYEMEYECEĞİZ!
Ne diyeceğiz peki?
Yani, biz Türk değiliz de neyiz?
Kim bizim bu kimliğimizi, değiştirme gücünü kendinde buluyor?
Bunun hesabını sormazlar mı adama?
Türkiye’ye “Türkiye” denilemediği, Türk’e “Türk” denilemediği gün, bu yandaşlar ne yapacak acaba?
Bir fıkra duydum;
Bir trende bir Fransız, bir Alman, bir İngiliz ve bir Türk trenin
vagonunda oturuyorlar. Türk, “Bana artık Türk demeyin” diyor. “Benim
ülkemde Türk’e “Türk” denmiyor artık.”
Eğer emperyalist güçlerin dizayn ettiği bizim “Bop eşbaşkanımız” ve
Hükümet’imizle birlikte muhalefetimiz de kendisine biçilen rol
doğrultusunda onayladığı yeni anayasa yürürlüğe girerse ve “Bay Tayyip”
devlet başkanı seçilirse, artık “Türk” değilsiniz!
Varın gerisini siz düşünün artık.
YOK... YOK... YOK...
Düşünen yok, yazan yok, gazete yok, üniversite yok, hukuk yok, sanat yok, insanlık yok...
“Cumhuriyet” yok,” Atatürk” yok, hür gençlik yok, aydın yok…
Peki ne var?
Ne var, ne yok?
Hiçbir şey mi?
Zulüm mü? Baskı mı? Esaret mi? Ne?...
Milliyet Gazetesi, Apo’yla görüşmeleri madde madde yayınlayınca Hasan
Cemal ve Can Dündar kapı dışarı edildi. Hükümetçi “Demirören” acele bir
toplantı yapıyor;
“Hükümetimiz velinimetimizdir. Nasıl istiyorsa öyle yazacaksınız” diyor.
''Eğer mutsuz ediyorsa, gerekirse Milliyet Gazetesi'ni de kapatırız.''
Evet, her yeri kapatın. Bir tek sizin ticarethaneleriniz kalsın.
ESKİ İNCİ YENİ GLORİA SİNEMASI
Henüz yıkılıp Demirören’lerin AVM’si olmamıştı. Erdoğan Demirören'le bir
araya geldik. Oğlu Yıldırım Demirören de vardı. Bana bir teklifte
bulunuldu. Teklif şu;
“Bu Gloria Sineması tarihi bir salon. Bakanlık müsaade etmediği için
dokunamıyoruz. Yıllardır kapalı duruyor. Gel, şurayı hayata geçir.
Burayı opera gibi bir yer yapalım. Sen içinde müzikal oynarsın. Yıldırım
da sana ortak olur.”
“Bir göreyim şu tarihi yeri”, dedim. Yıldırım’la sinemaya gittik. Bir
bekçi bizi içeri aldı. Yıkık dökük tarihi bir salon. Bir uzatma
kablosuyla, elektrik getirip aydınlattılar. Ben hayatımda o güne kadar,
böyle güzel bir salon, böyle güzel bir tarihi eser görmemiştim. Yerler
mermer ve her köşede heykeller, kabartma eserler, rölyefler, sütunlar
işlemeli, sütun başları, üç kat balkon, tavanlar ve duvarlar kabartma ve
rölyeflerle süslü.
Aklımı kaçıracağım! Böyle bir tarihi eser nasıl kapalı tutulur? Nasıl insanların hizmetine sunulmaz?
Hemen Metin Serezli'yi çağırdım ve şaşkınlığımı onunla paylaştım. Orada
gizli bir eser vardı. İstiklal’in göbeğinde “Kayıp Şehir Atlantis”.
Bana yapılacak teklife geri dönecek olursak, benden istenen özetle şuydu:
Ben orayı restore edecektim, bina yine onların olacaktı. Yaptığım
restorasyon parasını belirlediğimiz kiradan düşecektim. Ama ne var ki
günün birinde bu tarihi eseri yıkacak, yıktıracak bir hükümet çıkarsa,
tarihi eser yıkılıp sıradan bir çarşı olacaktı. Benim yaptığım masraf da
boşa gidecekti. Bu teklifi kabul etmek için ‘enayi’ olmak gerekirdi.
Madem ortak olacaktık, masrafı da birlikte yapmalıydık. Ayrıca, böyle
bir tarihi eser de yıkılmamalıydı. Sonuçta anlaşamadık. Aklım hep orada
kaldı. Gelip geçerken bakar, iç geçiririm. AKP İktidarı Hükümet etmeye
başladı hiç gecikmeden. Eski Gloria Sineması’nda da inşaat başladı.
Etrafı tamamen örtüp, inşaatı büyük bir gizlilikle yaptıkları için,
içerde ne olup bittiği hakkında bir fikrim yoktu. Kendi kendime belki
sinemayı muhafaza edip korurlar diyordum. Ya da, alt kata küçük bir
tiyatro yaparlar.
Derken çarşı bitti. Uzun süre giremedim içeri. Bir gün cesaret edip,
gözümü karartıp daldım içeri. Son derece sevimsiz, estetikten yoksun
sırf ticari amaç güdülerek, dükkanların üst üste yığıldığı, içinde
Amerikan ve Avrupa mallarının satıldığı eski bir yerle karşılaştım.
Tarihi “Gloria Sineması” ndan eser kalmamıştı. Bir kenara küçük bir tiyatro salonu da yapılmamıştı.
Öyleyse tarihi esere, sanata ne gerek vardı ki? Oradaki o eseri yok
edenler, bugün gerekirse Milliyet Gazetesi'ni de gözlerini kırpmadan
kapatırlardı.
Bunların hesabı bir gün sorulacak mı?
Sorulmalı!
Sorulacak!
Soracağız!
Ben şimdilik, şunları demekle yetiniyorum:
“O tarihi sinemanın yıkılıp çarşı olması için müsaade verenin… O eseri
çarşı yapanın… Buna göz yumanın… Sesini çıkarmayan insanların...
tamamına saygılarımı sunuyorum.”
O eserlerin yok edilmesine göz yumanlar, bugün yitirmekte olduğumuz “Cumhuriyet” için de sessiz kalmayı yeğliyorlar.
Saygılarımla…
Kaynak;http://www.ulusalkanal.com.tr/gundem/dusman-turku-esir-almis-su-felegin-isine-bak-makale,1055.html